Agnès Varda: Kumların, Patateslerin ve Özgürlüğün Yönetmeni
“Sinema bir savaş alanıdır ama ben orada çiçek açtıranlardanım.”
Ben Agnès. Arlette Agnès Varda. 1928’in Mayıs ayında, Brüksel’de doğdum. İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde büyüyen, mülteci bir ailenin kızı olarak hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu erken öğrendim. Ama o gri savaş yıllarından cebime koyduğum en değerli şey, korku değil; bitmek bilmeyen bir merak ve hayata tutunma arzusu oldu. Babam Yunan, annem Fransız’dı; sanırım o Akdeniz sıcaklığı ile Kuzey’in disiplinini bünyemde böyle harmanladım.
Paris’e taşındığımızda, herkes benden “normal” bir genç kadın olmamı bekliyordu. Ama ben, Sorbonne’da edebiyat ve felsefe okumayı, Louvre Müzesi’nde sanat tarihi derslerini kovalamayı seçtim. İlk aşkım sinema değildi, fotoğraftı. 1951 yılında, Théâtre National Populaire’in resmi fotoğrafçısı oldum. O deklanşör sesi, anı dondurmanın, bir yüzdeki, bir sokaktaki hikayeyi yakalamanın büyüsünü öğretti bana. Kamera, o zamanlar sadece gözümün bir uzantısıydı.
Erkeklerin Dünyasında Bir Kadın: Yeni Dalga’nın Doğuşu
1954 yılında, sadece 25 yaşındayken, hiç sinema eğitimi almadan bir çılgınlık yaptım: İlk filmim “La Pointe Courte” (Paralel Yaşamlar)‘u çektim. Param yoktu, tecrübem yoktu ama bir fikrim vardı. Bir balıkçı kasabasındaki iki insanın ilişkisini, o kasabanın dokusuyla paralel anlattım. Bu film, sonradan “Yeni Dalga” (Nouvelle Vague) diye adlandırılacak o devrimci akımın ilk kıvılcımıydı.
Sonra Jean-Luc Godard’lar, François Truffaut’lar geldi. Onlar filmleriyle sinema salonlarını ateşe verirken, ben o meşhur “Cahiers du Cinéma” ekibinin arasındaki tek kadın yönetmendim. Bana saygı duyuyorlardı ama ben “onlardan biri” değildim. Ben kadındım; bakış açım, anlatma biçimim, hislerim farklıydı.
Benim için sinema, sadece bir kurgu veya hikaye anlatmak değildi. Ben ona “Cinéécriture” (Sinemayazım) dedim. Işığı bir kalem gibi, kurguyu bir şiir gibi kullanmak… Kamerayı alıp sokağa çıkmak, gerçek insanlarla konuşmak, onların hayatlarına dokunmak… Bu, o zamanki sinema dünyasında bir devrimdi ve ben bu devrimin kadın yüzüydüm.
Cléo: Bir Kadının Ölümle ve Aynalarla Yüzleşmesi
1962 yılında, en ikonik filmim “Cléo 5’ten 7’ye” vizyona girdi. Bir pop şarkıcısının, kanser biyopsisinin sonucunu beklediği iki saati anlattım. Ama bu sadece beklemek değildi. Paris sokaklarında, gerçek zamanlı olarak, Cléo’nun bir “nesne” (başkalarının baktığı güzel kadın) olmaktan çıkıp, kendi hayatına “özne” olarak bakmaya başlamasını izledik.
Cléo, aynalarda kendi güzelliğini ararken, birden dünyadaki diğer insanları, savaşın acısını (Cezayir Savaşı o sırada devam ediyordu), sokaktaki yoksulluğu görmeye başlıyordu. Bir kadının iç dünyasındaki o titrek ama güçlü sesi, ilk kez bu kadar net ve korkusuzca sinemaya aktarmıştım. Aynalar, benim sinemamda hep önemli oldu; onlar hem kendimizi gördüğümüz, hem de dünyayı yansıttığımız araçlardı.
Aşk, Kayıp ve Feminizm
Hayatımın en büyük aşkı, yönetmen Jacques Demy idi. Birlikte yaşadık, birlikte filmler yaptık, Los Angeles’a gittik. Ama feminizm, benim için bir “etkinlik” değil, hayatımın duruşuydu. 1971 yılında, Fransa’da kürtajın yasallaşması için “343’ler Bildirisi”ni imzalayan kadınlardan biriydim. Kendi bedenimiz üzerindeki hakkımızı savunduk, sesimizi gür çıkardık.
1985 yılında “Vagabond” (Yersiz Yurtsuz) ile Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı aldım. Bu ödülü kazanan ilk kadın yönetmenlerden biri olmak gurur vericiydi. Filmde, toplumun dışına itilmiş, hiçbir yere ait olmayan genç bir kadının (Mona) sert ve tavizsiz hikayesini anlattım. Mona, özgürlüğü için her şeyi reddediyordu ama o özgürlük onu ölüme götürüyordu. Sinema, Mona’nın o donmuş cesedine bakarken, toplumun vicdanını da sorgulamalıydı.
Patatesler, Toplayıcılar ve Sonsuz Merak
Yaşlandıkça daha da gençleştiğimi hissettim. 2000’li yıllarda, artık “Sinemanın Büyükannesi” lakabını almıştım. Dijital kameraların çıkışıyla, sinema benim için yeni bir oyun alanına dönüştü. Elime küçük bir kamera alıp, Fransa sokaklarında çöplerden patates toplayanları, terk edilmiş eşyaları bulanları anlattım: “The Gleaners and I” (Toplayıcılar ve Ben).
O patatesler, benim için bir semboldü. Kalp şeklindeki bir patates, bir sanat eseriydi. Ben de bir toplayıcıydım; anıları, yüzleri, hikayeleri topluyordum. Kendi hayatımı da bir belgesel gibi çektim: “The Beaches of Agnès” (Agnès’nin Plajları). Hayatımın tüm plajlarını, kumlarını, aynalarını o filme koydum. 90 yaşıma geldiğimde, sokak sanatçısı JR ile birlikte Fransa’nın köylerini gezip insanların kocaman portrelerini duvarlara astım: “Faces Places” (Mekanlar Yüzler). Oscar Onur Ödülü’nü aldığımda, o sahnede dans ederken tek bir şeyi düşündüm: Kadınların bakış açısı dünyayı iyileştirebilir.
Mirasım: İlham ve Cesaret
Ben Agnès. 2019’un Mart ayında, 90 yaşında aramızdan ayrıldım. Ama mirasım; o iki renkli saçlarım, boynumdaki kolyem ve bitmek bilmeyen merakımla hep aranızda. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, tüm kadınlara şu mesajı bırakıyorum:
Kameranızı alın, kaleminizi alın, sesinizi yükseltin. Dünyayı, kendi gözlerinizle görmekten ve anlatmaktan asla korkmayın. Sinema, sadece bir hikaye anlatmak değil, o hikayeyi bir kadının yüreğiyle ve zihniyle yazmaktır. İlham, yaratıcılık ve disiplin. Bu üçü varsa, önünüzde hiçbir engel duramaz. Ben, o engelleri birer birer aştım; şimdi sıra sizde.


